Şuranur Zebunoğlu

Sonbaharın toprak kokulu, yağmurlu bir gününde Fatih'te doğdu. Çocukluğunu haylazlıklarıyla doyasıya yaşadı. Sanata ve edebiyata olan ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk okul ve lise öğrenimleri kolejlerde geçti... [Devamı]

Şuranur Zebunoğlu hakkında

Sonbaharın toprak kokulu, yağmurlu bir gününde Fatih'te doğdu. Çocukluğunu haylazlıklarıyla doyasıya yaşadı. Sanata ve edebiyata olan ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk okul ve lise öğrenimleri kolejlerde geçti. Daha sonra İstanbul Medeniyet Üniversitesi ,Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Yayınevlerinde staj yaptı. Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için kelimelere tutundu. Çeşitli dergilere yazdı, öykü yarışmalarına katıldı. Editörlük üzerine eğitimler aldı. Resim alanında kendini geliştirdi , dokunduğu her şeye renk verdi. Kadrajına aldığı her kare onun ilham kaynağı oldu. İnsanları dil, din , ırk ayrımı yapmadan sevmesini bildi. Diksiyon ve drama eğitimi aldı. Wattpad yazarlığı yaptı ve sürdürmekte. Şimdilerde ise içinde bulunduğu Halk Edebiyatı Dergisi'nde yazıları yayınlanmaktadır.

Şefkat Abidesi

Kalbimi dedim, kalbimi dökmeye geldim. Yüzümdeki ifadeleri yırtıp atmak sonra sadece susmak, susmak istedim. Yıldızlar, dokunamayacağım kadar uzak mı? Ya sen, sen de uzak mısın benden? İstesem parmak uçlarımla dokunamaz mıyım? Dokunamaz mıyım o maviliklere? Yeniden bağıramaz mıyım var gücümle: ’Nerdesin?’

Bir yıldız misali kayıp gidişini izledim sessizce. Kaydın, o uçsuz bucaksız gökyüzünden sonra yıldız tozu oldun karıştın uhreviliğe. Bu aralar hep susuyorum belki senin sesini duyarım diye. Ağlıyorum gecelerce, bir daha o pamuk ellerini tutamayacağım için ağlıyorum. Bir daha dilinden ismimi duyamayacağım için ağlıyorum,senle uzun uzadıya konuşamayacağım için ağlıyorum ama nedense hiç yokluğunu hissetmiyorum, sanki hâlâ yanımdaymışsın gibi. Sanki biraz sonra dedemin, hani o en sevdiğin, şiirlerini okuyacakmışım gibi… Sen hâlâ yaşıyorsun, anlattığın o eşsiz hikâyelerle, dedeme olan o büyük aşkınla… Sizin gibiler bu dünyaya bir daha gelmez diyorum. Sen ki son Osmanlı kadını, ne öğrendiysem senden öğrendim. Nerde yanlış yaptıysam doğruyu seninle buldum, dahası sevgiyi, saygıyı… Seni çok ama çok sevdim, böyle bir insan Allah tarafından da sevilmez mi? Açı doyuran, yoksula yardım eden, evsize kucak açan, insanları seven ,dini- imanı öğreten; sevgiyi-saygıyı, erdemi, güzel ahlakı ve en önemlisi insan olmayı…

Ölümü hiç hissetmedim sende, gözlerin gözlerimin önüne geldiğinde; o gri-mavi gözlerin… Hani iki saniye içinde bir yere takılıp kalmıştı da yavaş yavaş bir şeyi izler gibi bırakmıştı benliğini. O an anlayamadım uçup gittiğini. Gözlerinin uzaklara baktığını anlayamadım… Ellerini özlüyor ellerim; hani nasırlı, damarları belli olan, sıcacık o öpülesi ellerini. Ayrılık varsa kaderde ve eğer bir gün buluşacaksak gökyüzü maviliğinde razıyız biz ölüme. Ama çok ansızın gittin. Daha karlar erimemişti, uzun uzun seyredememiştik senle. Ocak ayının başıydı daha:  ‘Bak, karlar yağıyor. Görüyor musun? ‘ demiştim. ‘Rahmet o ‘ demiştin. Sen ki bir rahmetle gelmiş bin rahmetle gitmiştin. Biliyorum, öyle güzel bir aydınlığa kanat açtın ki öyle güzel kokularla gittin ki… 

Kimsesiz gecelerde yüreğim sürekli konuşuyor benle. Bana senin güzel bir yerde olduğunu fısıldıyor. Özlemini çektiğin o Ahmet Turan’a nasıl da koşarak gittini … Annene, babana, kardeşlerine… Onu duymak için sessizliğe bürünüyorum bende. Senin şimdi daha iyi ve mutlu olduğunu söyledi bana. Yaşarken, hani ayakların dahi tutmazken bir kere bile isyan etmedin, hep şükrettin ya onu hatırlattı bana. Dile kolay 17 yıl… Sana eziyetti belki ama sen onu alın yazısı bildin yüklendin omuzlarına… Allahtan gelmişti isyan edilir miydi?

Şimdi kırlarda koşuyormuşsun, şimdi hiç görülmedik, duyulmadık yerleri keşfe çıkmışsın. O baldan tatlı tebessümünü dağıtıyormuşsun etrafa… Yeryüzünde insan denen varlık nasıl aciz nasıl küçük, oysa gökyüzü öyle mi? Gökyüzünde bir yerlerde sevdiklerinle olmanın mutluluğu içindeymişsin. Orada bilinmeyen bir âlem, orada tamamen saklı bir hazine var, biz fanilerin idrak edemediği. Orada Hayy… İşte yüreğimin çırpınışları, haykırışları başımı kaldırdığım an sükûnet buluyor, ferahlıyor. Anlayamadığım bir sükûnet bu. Sonra Fatihalar yolluyorum sana ananem. Karanlıktan aydınlığa geçişin incecik çizgisinde, çizginin de ötesinde. Dedim ya ben kalbimi dinliyorum. Hayat okyanusunun sesini dinliyorum, ben bana dokunacak olan meleğin nefesini dinliyorum, ben ölümü dinliyorum hani sana gelen. Yalnızca ölüm, varlığımın sonunda bulduğum. Kimi insanlar var ki kalpleri susmuş bir tek kendileri konuşur olmuş. Dilleriyle kendilerini dünyaya gömüyor onlar. Gözleri yeryüzünde olanlar, gökyüzünün asaletini anlayamazlar. Avuçlarımı açtığım an işte ben konuşmuyorum, konuşamıyorum sadece tüm kalbimle susuyorum "İnna lillahi ve inna ileyhi raciün…" O’ndan geldik ve yine O’na döneceğiz. Ölüm, hani her nefsin tadacağı ve can teninden ruhun kanatlanıp uçacağını…

 

Not: Ananemin vefatının ardından duygularımı dile getirmek için yazdığım küçücük bir yazıdır. Bu yazıyı okuyanlara ricam bir küçük Fatiha da ekler misiniz satır sonlarına?

Nur içinde yat biricik ananem. (Rabia Aksoy ö: 17.01.2017)

               

—————————————
'Sitemizde yazılan tüm yazılar Bizimedebiyatimiz.com yazarlarına aittir.Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.'

Bu yazı Deneme, Edebiyat, Genç Edebiyat, Genel, Kültür-Sanat kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir